Dün öylesine televizyon kanallarında dolaşırken, bir görüntü dikkatimi çekti. Karanlık bir odada kameraya karşı konuşan bir adam vardı. Herne kadar biraz aksan olsa da, kelimeleri seçerek, tane tane, gayet anlaşılabilir bir şekilde konuşuyordu (yani o bildiğiniz Televole’de ünlülerimizin altyazıyı zorunlu kılan gevelemelerine uzaktı) fakat ilginçtir altta da altyazı ile söyledikleri biraz daha düzeltilerek yayınlanıyordu. Acaba neden altyazı var, diye dinlemeye başladığımda aşağıdaki sözleri söyledi:
Afganistan’dan göçmen olarak geldim. İltica başvurusu yaptım. Aylarca cevap gelmedi, bana hiçbir şey söylemediler, öylece bekledim. Sonunda Van’daki Birleşmiş Milletler binasına taşla saldırdım, camlarını indirdim. Bunu birkaç kez yaptıktan sonra beni ciddiye aldılar…
Bu sözlerin akabinde programı izlemeye başladım. Herne kadar Anadolu’dan Görünüm’ün tarzına benzetsem de (bkz. terör örgütü üyeleri karanlık bir odada “Ne fena yaptım, bi daha yapmayacam” tarzında cevaplar verecekleri türden sorular arasında başlarından gelenleri anlatır, anlatılan konu, tahammül edilemeyecek hale geldiğinde Van Gelis’in To The Unknown Man parçası fade in yapar, sesi bastırır), anlatılanlar gerçekten ilgimi çekti.
Özellikle de bir hatunu gösterdiler, böyle iri yarı, erkek irisi bir hali vardı. “İnsanlar hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sordu spiker;
Hiçbirini sevmiyorum!
diye cevap verdi abla. Soruya şaşıran spiker, “Bu çok ağır oldu, hiçbirini mi? Niye ki?” gibi bir şeyler mırıldandı. Yüzünde çok ağır bir yenilginin, hakedilmiş her bir kırışığıyla abla cevap verdi;
Bugüne kadar herkes bana kötülük yaptı, bir tek kişiden bir iyilik görmedim, o yüzden sevmiyorum hiçbirini.
(Akla, 16 Blocks filminde, Mos Def ve Bruce Willis’in dialoğu geliyor;
-I believe life’s too fucking long…
-That is cold shit man.
Daha sonra Irak’lı üç genci gösterdiler. Heavy metal yapmak istedikleri ve ülkede tepki aldıkları için kaçmışlar. Fakat İstanbul’a ulaşmaya çalışırken, gitarlarını bile satmak zorunda kalmışlar. Yüksek Kaldırımda bir dükkana girip gitar fiyatı sordular çekine çekine. Kötü bir mizansendi, bu mu, yoksa çocukların mahçup tavırları mı içimi daha çok acıttı bilemedim.
Hayko Cepkin çıktı, güzel bir şeyler söyledi, insanca, sıcak bir şeyler (ama hatırlayacağım kadar çarpıcı değillerdi, daha doğrusu göçmenlerin ultra gerçekliği o kadar büyük bir kontrasta sahipti ki, silindi gitti Hayko’nun sözleri)
Aylin Aslım çıktı hatırlayacağım kadar kötü bir şey söyledi;
Bir ülkede müzik yapma özgürlüğü de kalmadıysa hiçbirşey kalmamıştır.(??*)
dedi. (* ?? satranç notasyonunda, hiçbir anlamı olamayacak kadar kötü hamle demek)
Bir amca çıktı, İstanbul’un çağlar boyunca hep bir geçiş noktası olduğunu, 17. yüzyılda İspanyol Musevileri’nden, II. Dünya savaşı’ndaki Alman bilim adamlarına kadar, birçok insana sığınılacak bir yer görevi gördüğünü söyledi. Ama “Her göçmen mülteci değildir” diyerek, kendisinin çok da sığınılacak birisi olmadığı izlenimini verdi bana.
Erich Maria Remarque’ın meşhur kitabı Zafer Anıtı geldi aklıma. Tarih boyunca vatansız kalmış insanların çektiklerini daha iyi anlatan bir kitap sanmıyorum ki yazılabilsin.
Sonra, heavy metal yapmak için İstanbul’a gelmek uğruna gitarlarını bile satan, bu üç Irak’lı genci devlet Sivas’a yerleştirmiş. Eskiden otel olan bir kebapçıda da iş bulmuşlar. Adı Madımak mıymış neymiş…
(Not: İsmi “Hareket Halinde Türkiye” olan bu program aslında bir iki hoşuma gitmeyen yanını bir kenara bırakırsak (ki bence bırakmalıyız, abartmanın gereği yok) hiç de fena değildi, izlemenizi tavsiye ederim.)
70 ve 80′li yılların en akılda kalır görsellerinden biri de, Hong Kong film endüstrisinin, fabrika misali ürettiği kung fu filmleridir. Bu filmlerin aslında ne kadar da kaliteli ve değerli olduğunun savunuculuğunu Tarantino’ya bırakıp, o filmlerin değişmez motiflerindne birine, Shao Lin tapınağı mensuplarının hayatları pahasına korudukları kadim el yazması, dövüş kitaplarından bahsetmek istiyorum.
O zamanlar da iflah olmaz bir kitap meraklısı olan bendeniz, bu kanın gövdeyi (bazı durumlarda kelleyi ve hatta başka vücut parçalarını da) götürdüğü bu filmlerde, insanların tahta üzerine yazılmış, topu topu on sayfayı geçmeyecek yazıtlar için, hayatlarını feda etmelerine bakıp, merak içinde anlamaya çalışırdım.
Herhalde çok kıymetli bilgiler bunlar diye düşündüğümü bugün bile hatırlıyorum. Acaba o kitap bende olsa neler neler yaparım diye hayallere dalıp gittiğimi.
Aradan yıllar geçti. Şu an bazılarını beş altı kez okuduğum, bazılarını ise bir kez bile okumaya fırsat bulamadığım kitaplardan oluşma bir kütüphanem var.
Internet ve P2P paylaşım sayesinde biriktirdiğim (yoksa biriken mi demem lazım), binlerce kitabı / çizgi romanı saymıyorum bile.
Beş dakika önce kütüphanedeki en devasa kitabıma (yaklaşık 2000 sayfalık, New Webster’s Dictionary) ne kadar uzun zamandır bakmadığımı, onun yerine Google’a danıştığımı farkettim. Dahası, yaklaşık bir yıldır artık kütüphanemde sadece kitaplarım değil, bana komik gelen bir şekilde kitaba benzetilmiş, taşınabilir harddisklerim de duruyor (ve içinde kitaplar var :).
Bütün bunların yanında evdeki en güçlü bilgi kaynağım dizüstü bilgisayarım ve Internet.
Bilgiye ulaşmak şu an belki de dünya tarihinde hiçbir zaman olmadığı kadar kolay. Herkesin yaptığı hatayı ben de yaptım, asıl söylemem gereken, şu an veriye ulaşmanın çok kolay olduğuydu. Bilgiye ulaşmak da belki bir ara 2000′lerin başında tepe yapmış olabilir ama şu an gittikçe bu noktadan uzaklaşmakta.
Örnek mi istiyorsunuz? 2000′lerin başında Free Software hareketinin en güçlü yönlerinden biri, cemiyet üyeleri tarafından yazılan sayısız eğitici yazıydı. Bunlarda Apache-Php-MySQL üçlüsünün nasıl sıfırdan kurulabileceğinden tutun da, bilgisayarınızı nasıl güvenli bir şekilde firewall ile koruyabileceğinize kadar birçok alanda bilgiler bulunmaktaydı. Eğer bir noktada takılırsanız, kolayca takıldığınız yeri dökümanda arar, okuyup işinize devam edebilirdiniz.
Bugün ise insanlar bu tür bilgileri videolarda arıyorlar. Bir resim bin kelimeden daha çok şey anlatır ya, saniyede 24 resim ne yapar varın siz tahmin edin.
Öte yandan eğer derdiniz, bütün bir videoyu seyretmek değilse (ki komik ya da pornografik olmayan hiçbir videonun baştan sona izlendiğini sanmıyorum), aradığınız belli bir bilgiyi bu tür bir kaynakta bulmanız imkansız gibi bir şey.
Peki diyelim ki oturdunuz ve izlediniz bütün videoyu. Tam olarak ne yapacağınızı anlayabildiniz mi bari? Hiç sanmıyorum. Youtube’un çözünürlüğünün izin verdiği ölçüde ekranda yazanları okuma ihtimalinizin düşük olduğundan mı bahsedeyim, yoksa size bu eğitimi vermek için kamera karşısına geçmiş olan şahsın, ekranda yazandan bambaşka şeylerden bahsettiğinden mi?
Lütfen bu “Bizim zamanımızda bu işler böyle değildi” gibi bir hezeyan şeklinde algılanmasın. Zira bütün amacım, acaba bu iş nasıl daha iyi hale gelir diye bir beyin cimnastiği yapmak ve bundan bir sonuç çıkartmak
Sonuç olarak gelmek istediğim noktalar şunlar;
- Bilgiye ulaşmak şu an daha kolay değil, çünkü neyin veri, neyin bilgi olduğu belli değil: Zira elimize geçenin, ham halde mi, yoksa rafine edilerek bilgi haline getirilmiş halde mi olduğunu anlama yetimiz gittikçe köreliyor.
- Bilgi orada ama bulabilir misiniz? : Halının üstünde acaba bir iğne var mıdır diye bakmak ve samanlıkta düşürdüğünüz bir avuç iğneyi aramayı gözünüzün önüne getirin.
- Bilginin formatı herşeyin önüne geçti: Eskiden birkaç parşömen için insanlar hayatını verirken, bugün belki de bütün insanlık tarihinin birikmiş bilgisi elimizin altında ama üşeniyoruz.
- Hiçbir şey yapmak için, hiç zamanımız yok: Aslında böyle bakınca çok mantıklı geliyor kulağa. Birçok şey yapmak için çok fazla zaman gerekirken, hiçbir şye yapmak için tabi ki hiçbir zaman yeterli olmaz. Gerçekten de böyle, kitap okumak, müzik dinlemek, kafamızı dinlemek için zamanımız yok. Peki ne yapıyoruz? (Unutmadan, film seyretmek için illa ki zamanımız var, bir türlü zaman bulamadım aylardır bir tane film seyretmedim diyen kimseye rastlamıyorum, sinemaya gidemeyen çok var ama) Gerçekten, kendi kendinize bir sorun, evet birçok şeye zaman bulamıyorsanız, ne yapıyorsunuz?
Lütfen, sonuçta hareket etmek şeklinde özetlenebilecek, ama sizin bile birşey yapmak olarak görmediğiniz şeylerden bahsetmeyin. Gerçekten, günlerim dolu dolu geçiyor, çünkü şunu şunu yapıyorum/başarıyorum diyebiliyor musunuz? (Hareket etmeyi, eylemde bulunmakla karıştırmayın - Hemingway)
Bütün bunların ışında ben derim ki, bilgi güç filan değildir. Asıl güç, asıl fark yaratan eyleme geçebilme becerisidir. Bilgi de, güç de herşey de ancak bu şekilde size gelir. Geri kalan herşey, bilgiye kolay ulaşılabildiği düşüncesi, şeffaflık, hızlı öğrenme vs. bir yanılsamadır.
Bayram değil, güzellik yarışması değil nerden çıktı bu soru diyebilirsiniz. İtiraf ediyorum, yıllardır bir gün bana bu soruyu sorarsa çocuklarım diye düşünmekteyim, bu yüzden de çok da hazetmediğim (bkz. erkek ve kız liseleri) kadın kadına TV programı HGBO’da büyük üstad Çetin Altan, şu ana kadar konuyla ilgili bana en tatminkar gelen açıklamayı yapınca sizlerle paylaşmak istedim.
Dünya üzerinde toplam 153 tane silah fabrikası var. Yeri yurdu, adresi herşeyi belli bunların. Silah üretimi de kaçakçılığı da engellenmek istense buralardan engellenir. Ama burada adam ne hesabı yapıyor? Silah satarsam şu kadar para kazanırımın hesabını geçmiş. Bir kişinin ölmesini sağlarsam yeni bir cep telefonu satarım, yeni bir iş boşalır, sosyal güvenlik paraları devlete kalır vs. nin hesabını yapıyor.
Ev ödevi: Dire Straits’in meşhur parçası Brothers in Arms’ın yine aynı ölçüde çarpıcı klibi izlene.
Pazar akşamı, dokuz yıl aradan sonra ilk defa Park Orman’daydım. Aradan geçen yıllara rağmen, Park Orman’a gitme sebebim değişmemişti; bir kez daha Massive Attack‘ı seyretmek.
Eğer şu an 21 gün boyunca şikayet etmemek deneyini yapmıyor olsaydım, sizlere binlerce kişi için toplam altı tuvalet olduğundan, kırk elli metreye varan (bayan) tuvalet kuyruklarından, keyfe keder bir şekilde programdan kaldırılan ön gruplardan, yine kapasiteyi kaldıramayacak kadar az sayıdaki yeme içme ortamlarından bahsetmeyeceğim, çünkü bu alenen şikayet etmek olurdu.
Bunun yerine Massive Attack’ın hala eski formundan bir şey kaybetmediğini belirterek başlamak isterim. İlk konserde de Tricky yoktu, grubun o yanı sonsuza kadar eksik kalacağa benzer ama Del Naja ve Marshall dokuz yıl önceki performanslarından hiçbir şey kaybetmemişlerdi.
Grup gönlümüzde çok ayrı yeri olan Karmacoma ile muhteşem bir giriş yaptı. Bu ana kadar, bir önceki konserde bizlere çok güzel bir görsel şölen çeken dev ekranların eksikliğini hissedeceğimizi düşünüyordum. Fakat şarkının başlaması ile, daha önce görmediğim bir dev ekran teknolojisi (resim-1, resim-2, resim-3) bizi şaşkınlık içinde bırakacak şovuna başladı. Normalde sanki içi boş ahşap raflar gibi gözüken düzenek, yeri geldiğinde bakmayı zorlaştıracak kadar parlaklığa ulaşmakta, birçok LCD ekrandan daha kısa tepki süresi ile inanılmaz geçişler yapabilmekteydi.
Saat 21:40′dan 23:20′e kadar süren konser, her yönüyle oldukça tatminkar bir müzik ve ses şöleniydi. Özellikle de konserin ortalarına doğru arka planda, George Walker Bush’un savaş suçları işlemekle suçlandığı iddianamenin geçmesi, birçok Türkçe sloganın ekrana yansıması akılda kalan anlardı.
1996′da tanıştığım, daha sonra yıllarca Duke Nukem oynarken arka planda olmadığında ritim bulamadığım, o yıllarda Galata’daki mimarlık atölyemizin tartışmasız tema şarkısı Unfinished Sympathy başladığında deyim yerindeyse yer yerinden oynadı. (Gerçekten, ahşap zemin biraz daha baskıyı kaldıramayacağa benziyordu.)
Ekip bis için sahneye geri döndüğünde Park Orman bir kez daha KarmaComa’ya girdi, ama kimse şikayetçi değildi.
Not: Kabaca nasıl bir konser olduğunu görmek isteyenler 28 Haziran 2008′deki Glastonburry Konseri’nin torrentini buradan indirebilirler. Tabi ki korsanı desteklemiyoruz, tabi ki Metallica’nın yeteri kadar para kazanmadığını düşünüyoruz. Ama Demonoid dediniz mi Puff Daddy’i bile tanımayız!
9/11′den sonraki dönemde sıkça duymaya alıştığımız yaklaşımlardan bir tanesi “Gizleyecek bir şeyi olmayan kimse neden terörü önlemeye yönelik önlemlere itiraz etsin.“Çok basit düşünürseniz, ama burada gerçekten çok ama çok, çok basit düşünmeyi kastediyorum;(bkz. yağmur yağınca ıslanırım, şu an ıslanıyorum, demek ki yağmur yağıyor gibi tek hücreli düşünce tarzı) bu sözde yanlış bir şey yok. Öte yandan, eğer ki mahremiyete önem veriyorsanız, kişilerin toplumun baskısından serbest olabilecekleri alanlara sahip olmasının doğru olduğuna inanıyorsanız, banyonuz ve yatak odanızın umuma açık olması düşüncesi sizi geriyorsa, akşamları evde otururken perdeyi çekme ihtiyacı duyuyorsanız, bu söze karşı gelirsiniz.
Kardinal Richelieu’nun (kendisi Üç Silahşörler’deki baş kötü olmanın yanı sıra, kanlı canlı tarihi bir kişiliktir) meşhur sözü “Bana dünyanın en dürüst adamı tarafından yazılmış altı satır verin, ben de size onu astırmak için yeterli sebep bulayım.” kişisel mahremiyetin ne kadar önemli olduğunu, illa da bir suç bulmak için yapılan çalışmalar karşısında insanın ne kadar da incinebilir olduğunu göstermek açısından çok önemlidir.
Burada asıl önemli olan, toplumun zarar görmemesi için yapılan soruşturma ve benzeri faliyetlerin, kişisel hak ve özgürlüklere de zarar vermeden yapılması gereğidir.Zira bireylerini teker teker inciten ve bunu meşru gören bir yönetim, yeri geldiğinde onları toplu olarak incitmekten de çekinmez.
